Nietzsche, Tanrı öldü söylemi ile modern insanın, semavi dinlerdeki bilhassa Hristiyanlıktaki paradigmayı yıkıp yepyeni bir düzene geçişini dile getirmişti. Nietzsche’ye göre insanoğlu, bu köhnemiş yapıyı terk ederek yeni dünyalara yelken açacaktı. Din olmadan, dini pratikler olmadan ne olacağını kestirmek güç, belki de korkunçtu. Neticede Ufukta bir nihilizm ‘tehdidi’ de olabilirdi.
Din asla inanıp inanmama düzeyine indirilemez, dinin işlevleri böylesine sığ bir biçimde oldubittiye getirilemez. İnanç sistemlerinin insan ve toplum üzerinde büyük etkileri vardır. Din birçok soruya doğru ya da yanlış olsun mutlak cevaplar getirmektedir. Boşlukları doldurur, varoluşu açıklar, varoluşa anlam ve amaç yükler. İbadetleri, yasak ve emirleri ile hem insanın bireysel yaşamını hem de toplumun sosyal yaşamını düzenler. Hayatın her alanında belirsizlikleri ortadan kaldırır ve net bir kılavuz vazifesi görür. İnsanın hazlarını tertipler. Doğruyu ve yanlışı bildirir. Huzuru vadetmekle kalmayıp huzuru sağlar. Adaleti sağlar. Ödül ve ceza sunar. Yani din hiçbir boşluk bırakmaksızın soru işaretlerini giderirken insanın hayatı boyunca ne yapıp yapmaması gerektiği hususunda kılavuzluk yapıp adaleti ve huzuru vadeden yöntemleri ortaya koymaktadır. İnsanoğlu için din iyi bir dayanak ve konfordur.
Marx, din için toplumların afyonudur der. Bu ifade genel olarak dinin toplumları uyuttuğu veya uyuşturduğu şeklinde anlaşılsa da Marx’ın esas kastettiği, dinin acıları dindirdiği gerçeğidir. Çünkü dünya kapitalizmden önce de kapitalizmle birlikte de güce ulaşmanın gayreti ile dönmektedir. Güce ulaşabilmek adına da ulaşılan gücün muhafazası ve büyümesi adına da sömürü kaçınılmazdır. Sömürülen kesim de en nihayetinde insandır. İnsan kurgular, amaç edinir, sürüklenir, yalan söyler, sorgular, inanır, mücadele eder, zümresini belirler, zümresinin ödevlerine göre hareket eder, özel hissetmek ister, toplumundan tehlike arz etmeksizin farklılaşır… Bütün bu çabalar var olmak ya da varoluşunun altında ezilmemek için yapılan eylemlerdir. İnsan saf gerçeklerle baş edemez. Saf gerçekler ölüm mefhumudur, itaattir, sınıflardır, sömürü ve daha fazlasıdır. Bu gerçekliklere duyulan korkuyu parça parça diğer alanlara yansıtır. O korkuları da umut ve huzurla dengeler. Bazen acımasız gerçeklerin dehşetini suni kaygılarda yaşayarak sönümler. Evet, dinler gerçek olsun ya da olmasın toplumların afyonudur. Sığınılacak bir limandır.
Nietzsche’nin Tanrı öldü söylemi çok büyük, çok iddialı ve belki de korkunç duruyordu. Bu söylemi ile artık dünyanın Hristiyan paradigma ile regüle edilemeyeceğini ortaya koyuyordu. Peki artık insanlar lâdini düzleme mi kaymıştı? Dini, ilahi buyruk çerçevesinde ele alırsak evet diyebiliriz fakat Paul Tillich’in bahsettiği ‘ultimate concern’ çerçevesinde ele alırsak ki böyle ele almamız gerektiğine inanıyorum, bu soruya kesinlikle hayır yanıtını vermeliyiz. İnsanoğlu her daim gücü arzulayarak peşinden gitmiş ve gücün çevresinde kümelenip şekillenmiştir. Bugünün dünyasında gücün temsili para olduğu için bu işlevleri yerine getiren unsur genellikle paradır. İnsanların kıstası para olduğundan dolayı davranış örüntüleri, yaşam pratikleri, dünyayı algılayış biçimleri ve birbirleri ile ilişkileri geçer akçeyi para sayan sosyoekonomik parametrelerce şekillenmiştir. Maddi güç adeta uzay zaman dokusunu şekillendirerek kitleleri paranın yörüngesine mahkum etmiştir. Büyük sermayedarlar küçük müteşebbisleri yutmuş veya kendi uyduları haline getirerek bir ilişki kurmuştur. Gündemi, ahlakı, modayı, ödevleri ve normali sermayedar belirlemiştir, sermayedarların haricindeki toplumun çoğunluğunu oluşturan kitle ise bunlara uymayı şiar edinmiştir. Yaşam pratiği ne ise, eylemlerdeki kıstas noktası ne ise, ulaşılmak istenen ne ise din odur veya ona binaen şekillenmiştir. Bu sözleri hiç de beylik sözlerin keskinliği ile değil, hakikatin derinliği ile söylüyorum. Bu basit bir anti kapitalist argümanın ötesinde olarak hayatın her bir alanına sirayet etmiş bir gerçekliktir.
Daha önce hazlar ve zaaflar tablosunu oluşturarak insanların hazlarından ve zaaflarından bahsetmiştim ki bunlar hayatımızı en çok biçimlendiren hususlardan biridir. Bu hazlar tablosu hedonist hazlar, üstünlük hazları ve manevi hazlar olmak üzere üç ana haz başlığından mürekkepti. Temelinde ise bu üç haz kaynağının dengeli bir biçimde doyurularak zafiyete düşülmemesini esas alıyordu. Modern dünyada tablodaki kritik başlığın hedonist hazlar olduğu düşünülebilir fakat insanoğlu tabiatı gereği diğer insanlara üstünlük kurma konusunda takıntılıdır ki kapitalist sistemde bu takıntı daha da perçinlenip keskinleşmiştir. Üstünlük hazları ise insanın kendini diğer insanlarla kıyasladığında ortaya koyduğu artı tarafları ve statüsü ile beslenebilir. Bunun kaynağı sermaye, kültürel sermaye, benlik sermayesi ve hatta çeşitli hezeyanlar olabilmektedir. Hazlar tablosunda deve dişi gibi müstakil bir alana sahip olan manevi hazlar, modern dünyanın lâdini düzleminde nasıl doyurulabilir? Hedonist, üstünlük ve manevi hazlarla oluşan bu tablonun üçte birlik ideal dengesi değişip yarı yarıya bir dengeye mi gelecekti, manevi hazlar olmaksızın hedonist ve üstünlük hazları olarak iki ayrı başlığa mı toplanacaktı? Hayır, manevi hazlar devam ediyor hatta belki de daha güçlenip köklenerek insanı tam anlamıyla kuşatmış bir halde devam ediyor ve çok kritik bir rol oynuyor. Manevi hazları illaki ilahi bir varlığa yönelip onun buyruklarına uymak ve ulvi olana teslimiyet olarak ele almamalıyız, evet bu da maneviyatın bir biçimi ve dinlerin bir formudur ama tek yöntem bu değildir. İlahi varlığa teslimiyete dayanan semavi dinlerin veya ulviyetin içinde eriyip gitmeyi esas alan inançların insan yaşamındaki en önemli yönleri hayatı ve yaşam pratiklerini düzenlemesi, hayata anlam ve amaç oluşturması ve bunların neticesinde huzurun anahtarı olmasıdır. İnsanlar yaptıkları iyilik, ibadet ve özgeci erdemlerle huzur bulmaktadır. Huzur, mutluluk gibi vurucu ve dalgalı bir his olmaktan ziyade süregelen derin bir iyi oluş halidir. Semavi dinlerin buyruklarını yerine getirenler, gece başını yastığa koydukları zaman rahat ve emin hissedip huzur buluyor ise bu buyrukları umursadığı halde yerine getirmeyenler veya eksik yerine getirenler pişmanlık duyacak, kötü hissedecek ve bu eksiklikleri ile geceleri kıvranıp durup huzursuz olacaklardır. Bu buyrukları umursayanlarca, buyrukları umursamayanlar ziyanda olarak kabul edilir ve gelip geçici dünya hayatında mutlu olsalar, zevk-i sefa eyleseler dahi huzursuzluğun boşluğunda savrulup durdukları düşünülür ve oyun gibi geçen ömürlerinin sonunda mutlak ceza ile yüzleşeceklerine inanılır. Nietzsche’nin Tanrı öldü diye tarif ettiği modern zamanlarda manevi hazlar yok olmayacak, ki zaten insanın doğası gereği yok olamaz, şekil değiştirecektir. Köklerini semavi dinlerden değil, modern paradigmanın dünyeviliğinden yani tam bağrından, kural koyucu kapitalden alacak ve kapitalin buyurduğu dini paradigmalara göre huzurun peşinde koşacaktır. İnsanoğlu artık huzuru kendini geliştirmekte buluyor, kendini geliştirmezse suçluluk hissediyor. İnsanlar tabii ki modern dünyanın furyalarından da etkilenip ritüelden ritüele, ibadetten ibadete savrularak huzuru kovalamaktadır. Bunlar yazılım öğrenme, vücut geliştirme, amaçları ve yöntemleri farklı olmak üzere çeşitli beslenme programlarına girme, bilgisayar ve yapay zeka becerilerini öğrenme, lisan öğrenme, ders çalışma, çeşitli kurslara gitme vb. eylemlerdir. İnsanlar bunları yapmadığı zaman, çağın ideallerinin gerisinde kaldıklarından mütevellit suçlu hissediyor, bu adımlara uydukları zamansa huzura eriyor. İnsana tüm bu kendini geliştirme faaliyetleri hem sistem hem de sıradan insanlar tarafından resmen dayatılıyor.
İnsanoğlu kendini geliştirme ödevlerini yerine getirebildiğinde yalnızca huzur bulmakla kalmayıp muhtemelen çeşitli kazanım, para, unvan ve statü gibi ereklere de erişebilmektedir. Huzurun soyut tatminine ek olarak somut tatminleri ve mutluluğu hak ettiğini düşünmektedir. Kapitalizmin en büyük marifetlerinden biri de insanı bir iç muhasebeye sevk edip bunun dahilinde kendisinin neyi hak edip etmediğine ikna etmesi ve buna inanmasını sağlamasıdır. Ardından devreye yeni hazlar girmektedir. Ödevlerini eksiksiz yerine getirip manevi doyuma ulaşmış insanoğlu kendini hedonist hazlarıyla ödüllendirmek istemektedir. İnsanlar spor yapınca bir parça çikolatayı, ders çalışınca bilgisayar oyunlarını oynamayı, çok çalışınca arkadaşlarla kafa dağıtmayı, sezon sonu tatile gitmeyi vb. aktiviteleri hak ettiğine inanır ve bunlarla kendi kendini ödüllendirdiğini düşünür. İnsan, kendisinin efendisi olarak kararlarını kendisinin aldığını, belirli yollara koyulduğunu ve hak ettiği ölçüde kendini ödüllendirdiğini düşünür. Dolayısıyla kontrolü kendisinde zanneder. Üstünlük hazları ise insanın diğer insanlar karşısındaki pozisyonu ile tatmin olmaktadır. Bu sadece unvanlar ile tatmin olacak bir haz değildir. Pahalı ürünler edinmek, lüks yerlere gitmek, güzel ya da yakışıklı olmak gibi kazanımlarla veya sahipliklerle doyurulacağı gibi çeşitli sanrı ve hezeyanlarla da bu açlık bastırılabilir. Anlaşılacağı üzere insanın yöneldiği ve ulaşmak adına çaba sarf ettiği bütün hazları modern sistemde determine edilmiştir. Bu üç haz da doğrudan veya dolaylı yollarla bağlantılı biçimde kurgulanıp daha düzenli ve cezbedici bir örüntü haline getirilmiştir. Hatta girift bir yapıdadır. Huzurun kaynağı olan kendini geliştirme faaliyetleri de kendi içinde bir rekabet ortamı yaratmaktadır. İnsanlar gittikleri bir dil kursundaki öğrenciler arasında çabalayıp en iyi olarak veya iş yerindeki çalışanlar arasında çabalayıp en iyi yazılım bilgisine sahip olarak üstünlük hazlarını da tatmin edebilirler. İnsanlar gittikleri tatilden paylaştığı fotoğraflarla veya lüks bir restorandan paylaştığı fotoğraflarla da üstünlük hazlarını tatmin edebilir. Modern dünya hazları daha sistematik, daha ulaşılabilir ve daha iç içe ve daha cezbedici kılmıştır. İnsanoğlu kontrol kendisinde zannederken aslında çoktan önüne sunulan bu girift sistematiği satın almıştır ve muhafazası adına da çabalamaktadır. Modern dünya, hazları bir din kadar kurallı, öngörülebilir ve anlaşılır regüle ettiğinden dolayı bu paradigma insanların da işine gelmiştir. Çünkü insanoğlu mevcut düzeni -burada mevcut düzen hazların bir sistematik dahilinde doyurulması oluyor- korumaya, buyurgan paradigmalara sıkışmaya ve belirsizlikten kaçmaya meyillidir. Özellikle hazların girift yapıları gereği aynı anda doyurulabilmeleri ve sebep sonuç örüntüleri ile bir hazdan başka haza yönelme formülü insanoğlunun ağzını sulandırmış, aklını başından almıştır.
İnsanoğlu kolaya ve öngörülebilir olana meyilli olduğundan modern dünyanın bu sistematiğini kolayca satın almış ve iliğine kemiğine kadar sindirmiştir. Modern dünyanın örüntü dahilindeki girift hazlar paradigması insana nerede ne yapmalı ve yapmamalı hususunda epey yardımı olup hayatını kolaylaştırsa da insanı bir haz ve ödev budalası haline getirmiştir. Ayrıca kontrolü bizzat kendisinde sanan insanoğlu bütünüyle buyurgan bir ‘dini’ sistematiğe teslim olup eylemlerini kendi istediği için yaptığın zannettiği halde aslında kendisini ispatlamak için, rekabete tutunmak için, kendi zümresindeki diğer insanların her bakımdan önünde olabilmek için yapmıştır. Modern dünyanın insanları tüketim çılgınına çevirdiği söylenir ki doğrudur da fakat eksiktir. Modern dünya, insanı tüketim çılgını yaptığı kadar üretim çılgını da yapmıştır. Modern dünyanın özellikle orta sınıf / beyaz yakalı insanı bir artı değer makinesidir. İnsanlar okul okuyarak, kurslara giderek, öğrenip nitelik kazanarak, çalışarak, yarışarak sermayedarlar için bir artı değer makinesi haline gelmişlerdir. Sistem sağlıksız ve ahlaksız bir biçimde işlediği zamanlarda bunun içine sahte diploma, sahte sertifika ve nepotizm de dahil olur ve bu ahlaksızların makam mevki sahibi olduğu düzende torpili olmayan insanlar daha da nitelik kazanmak zorundadır keza belirli bir düzeyin üzerinde olduklarında makamı da hak eder hale gelirler fakat bunun diyeti hak edilenin de üstünde bir sömürüdür çünkü bu temiz insanlar torpili olmadığı için daha fazla sömürülmeye mahkumdur, nitelik ve becerileri daha üstün olduğu için de niteliksiz yığınlar karşısında tüm yük de bu grubun sırtına binecektir. Belki de kapitaller için en iyi model budur çünkü en iyi dengeler genellikle dengesizlikler üzerine kurulur. Çalışıp didinip başkaları adına üreten soyut huzura eren insanlar, somut mutluluğu ise bu sefer üreterek değil tüketerek bulurlar. Yani yine arz talep objesi olup sermayedarların piyonu olmuşlardır. Arz talep ekonomisi üretici ve tüketici açısından sağlıklı veya en azından tutarlı sayılabilecek bir ekonomiyken günümüzde bu modelin yanına bir de rağbet ekonomisi eklenmiştir. İnsanlar aslında hiç de ihtiyacı olmadığını bildikleri ve hatta aptalca olduğunu düşündükleri malları çeşitli furyalar kapsamında edinerek sermayedar tarafından, özü aynı biçimi farklı metotlarla çeşitli zamanlarda adeta silkelenmektedir.
İnsanlar rekabetten kopmayıp diğerlerinin önüne geçebilmek adına durmaksızın benlik sermayelerini beslemektedir. Bu benlik sermayesi dediğim kavram kişinin her türlü hatırası, kişilik özellikleri, deneyimleri, nitelikleri vb. hususları kapsamakla birlikte ister istemez kişinin kendisine dair söylediği yalanlardan da mürekkeptir. İnsanlar benlik sermayelerini hayatın doğal akışında oluşturmak yerine gayet bilinçli ve planlı bir biçimde kurgulamaktadır. Bu uğurda gidilen bir tatil veya yenilen bir yemek bile araçsallaştırılıp rekabette öne geçebilmek veya en azından rekabetten geri kalmamak adına kullanılmaktadır. Yani deneyimden ziyade deneyimin ispatı önemlidir. İspatlanmamış herhangi bir deneyim, Berkeley’in devrilen ağacı misali yaşanmamış hükmündedir. Deneyim oburluğu da tam olarak bu sebeple ortaya çıkmaktadır çünkü insanlar deneyim yaşarlarken bile deneyimin kendisini ve heyecanına dayalı tatminini değil her an peşinen koştukları ispat çabasının çaresiz bağımlılığını yaşamaktalardır. Sosyal medya profilleri tam olarak benlik sermayesinin halka arz edilme vitrini haline gelmiştir. İnsanlar bu benlik sermayelerini fetişize ederek bir put veya totem oluşturmuşladır ve kendi putlarının panteonda yer edinebilmesi adına her türlü çabayı harcamaktalardır çünkü kişinin benlik putu ne kadar şaşalı ve büyük olursa o kadar ön planda olur. Benlik putunun ön planda oldurulma çabası yalnızca insanın üstünlük hazlarının rekabet güdüsünden ibaret değildir. Benlik putu mevhumu, günümüzde belki paradan da fazla geçer akçe haline gelerek insanın neye ulaşıp ulaşamayacağı konusunda nihai belirleyicidir. İnsanların kendini geliştirdiği yönler, alışveriş yaptığı mağazalar, giydiği kıyafetler, bindiği arabalar, yansıtmaya çalıştığı özellikler, kurduğu networkler vb. tüm şeyler bu benlik putunun beslenmesi adınadır. Benlik putunun imajına ve algılanışına uygun her bir tavır toplum tarafından olumlu dönütler alır ve her bir olumlu dönüt benlik putunu daha da büyütür. İnsanlar bu sayede para ile sahip olamayacağı her şeyi tamamlarlar. Özenilen bir kişi olabilirler, arzulanan ortamlarda boy gösterebilirler, istedikleri kişilerle romantik ilişkiler kurabilirler… Benlik putu tıpkı kütle çekim dinamikleri gibi çalışır. Ne kadar kallavi ise sosyal yaşamı o kadar etkilemektedir. İnsanları kendine çeker, yörüngesinde döndürür, yalnızca bunlarla da kalmaz uzay zamanı da büker. Uzay zamanı bükmesi şöyledir ki kişinin diğer insanlardaki gündelik kaygıları ve dolayısıyla koşuşturmacaları kalmadığı için zamanını hiçbir şeye mecbur kalmaksızın keyfince kullanabilir, dolayısıyla gerçek bir 24 saat yaşadığından zamanı yavaşlatmıştır. Uzayı bükmesi ise kanunları bükmesi anlamındadır, bu insanlara kanunlar tabii ki sıradan insanlara işlediği gibi işlemeyecektir. Ayrıca benlik putu yalnızca elit olup en üst statüde olmak adına kullanılmamaktadır, her insan kendi sınıfının ve ortamının önde geleni olmak isteyeceği için benlik putunun kurgulanması ve beslenme biçimleri farklılık gösterir fakat amaç mutlaka ve mutlaka aynıdır. Amaç diğerlerinden sıyrılmaktır.
Peki var olan yapının bunca handikabına ve buyurganlığına rağmen insanoğlu sistemi yıkmak veya sistemin dışına çıkmaya çalışmak bir yana dursun sistemi nasıl bu kadar sahiplendi? Bir yapının, sistemin, dinin veya düzenin artık nasıl adlandırırsak adlandıralım kabul edilebilmesi adına evvela adil olması gereklidir. Mevcut sistem insanlarca adil bulunmakta, adil bulunmasa dahi temel dinamiklerinin belirli bir tutarlılık düzeyinin üstünde olduğuna inanılmaktadır. İnsanoğlu örüntü tanıma konusunda oldukça mahir olduğu gibi bu alanda oldukça saplantılıdır. Sistemin kendi dinamiklerince birilerini ödüllendirip cezalandırması, üstünkörü düşünüldüğünde tutarlı bir sebep sonuç ilişkisi dahilinde gibi ele alınmıştır. Bu tutarlı yapı kabul görmekle kalmayıp şaşmaz bir yapıda olduğu varsayılmış, üstüne üstlük ödül ceza gibi son derece mühim bir determine edici mekanizma ile özdeşleştirerek adeta bir inanca dönüşmüştür. Bu inanç Doğu’daki karma inancı ile aynı mahiyettedir. Eden bulmakta, çalışan ödüllendirilmekte, çalışmayan cezalandırılmakta olarak algılanmaktadır. Bu bir bakıma doğru, bir bakıma da yanlış bir inançtır. Doğrudur çünkü çalışıp didinenler hak ettikleri pozisyonlara gelerek çeşitli metalardan ve imkanlardan faydalanabilmektelerdir. Yanlıştır çünkü adil bir rekabetten veya en azından fırsat eşitliğinden söz edilemez, kapitalizm de bunları kabul etmektedir. Oysaki kapitalizmin kulağını tıkadığı çeşitli karşı argümanlar da mevcuttur. Sermayedarlar gitgide tekelleşip ufak müteşebbisleri yutacaktır, torpil veya nepotizm her daim var olacaktır, fakir sınıf hep var olacaktır. Sistemin insanı ne kadar ödüllendirdiği de tartışmaya açık bir konudur. Okuyup çalışarak ne kadar zengin olunabilir? Burada konu gerçekten zengin olabilmekse kimileri, sen de zengin olma, belirli bir düzeyin üzerinde refah neyine yetmiyor canım diyebilir, zenginliği arzulamayı bencillik veya habis bir saplantı olarak addedebilirler. Evet, belki de doğrudur fakat o zaman bu sözler neden kendi yağında kavrulan vatandaşlara ahlaki bir ders verircesine bir üslupla söylenebilirken atadan kalan miraslarla zengin olanlara söylenemiyor, neden inanılan bu karma anlayışı burada göz ardı ediliyor?
Tanrıya bugüne kadar iki önemli mefhum atfedilmiştir. İlki özgürlük, ikincisi de adalet olan bu mefhumlar, tanrının kadir-i mutlak bir varlık olarak mutlak adaleti kainat adına belirleyip neticesinde insanların amelleri dahilinde tatbik etmesini sağlamıştır. Bu tanrı inancının özüdür, en büyük tözüdür. Modern dünya, insanı hem özgür kıldığına hem de adalet dağıtıcı konuma getirdiğine ikna etmiştir bu sayede insanı bir nevi tanrısallaştırmıştır. Modern dünya düzeni köleliği kaldırdığı için, insanın emeğinin hakkını alarak kendi iradesiyle çalıştığı konusunda kritik bir argüman sunmakta ve insanların rızasını da bununla tahsis etmeye çalışmaktadır. Artık insanların eskisi gibi köle olarak birilerinin yanında zorla çalıştırılmadığını ve insanların zaten kendi iradeleri dahilinde çalıştıkları yerlerden yine kendi iradeleri ile çıkabileceklerini söylemekte ve argümanını bununla desteklemektedir. Modern dünyada insanın özgürlüğü tüketim alışkanlıkları ile de desteklenmektedir. İnsanlar hiçbir ürünü almak zorunda değildir, almak istese dahi tek bir şirkete bağlı değildir. İnsanların kendilerini asıl özgür hissettiği kısım istifa etme özgürlüklerinden ziyade, bu tüketim üzerine kurulan ekonomide neredeyse sonsuz ihtimal zincirinde özgürce seçim yapabilme şanslarıdır. İnsanoğlu kapitalizmin bu olanağı kapsamında kendisini Tanrı kadar özgür zannetmekle yetinmemiş, bu seçenekler deryasında kimi ürünleri tüketip benimseyerek bir kişilik kurgusunda da bulunmuştur. Aslında bu durumu kapitalizm doğrudan buyurmadığı halde insanoğlu oldukça sahiplenmiştir, bu çıktı kapitalizmin en tatlı zehirlerinden biri haline gelmiştir. Seçimlerinde özgür olan modern insan adil olmayacak mı, olacak tabii. Kendi değer yargılarından hareketle kimi yardıma muhtaç insanlara ve hayır kuruluşlarına yardım edecek, kimilerine de etmeyecektir. Adalet tatmini yardım etmek kadar yardım etmemekle de vuku bulur. İnsanoğlu, kimilerinin düştüğü dezavantajlı durumu hak ettiğini düşünerek yardım etmemektedir. Bunun sebepleri belki kişinin çalışmaması, yanlış çalışması, ideolojisi, desteklediği takımı, dini veya etnik kökeni olabilir. İnsanoğlu adalet dağıtma şiarını yalnızca somut desteklerle de yapmıyor, sosyal medya üzerinden beyan ettiği fikirleriyle de yapıyor. Kimileri için destek kimileri için de köstek mesajları yayınlayıp kendi hükmünce adaleti tahsis etmeye çalışıyor.
Tabiri caizse herkesin bir Tanrı olduğu bir denklem de olmaz, yürümez. İnsan, kendi zihninde Tanrı olmalı, bunu kamusal alana çok da taşırmamalıdır. Modern dünya bu düğümün de çözümünü sağlayarak sistemin daha sağlıklı işleyebilmesini sağlıyor. Burada statü, toplumsal sınıflar ve sosyoekonomik parametreler devreye giriyor. On lira kazanan on liralık yerlere, yüz lira kazanan yüz liralık yerlere, bin lira kazanan bin liralık yerlere gitmektedir. Herkes kendi cebindeki paranın elverdiği düzeyde sosyalleşebilmektedir. Dolayısıyla insanoğlu parasının elverdiği yerlere gitmekte ve kendi düzeyindeki insanlarla hemhal olmaktadır. Aksi bir durum, toplum nazarında sakil bulunduğu için insanoğlu ait olmadığı yerlere girmekten genellikle imtina etmektedir. İnsan, kafelerde, restoranlarda vb. yerlerde daima kendi düzeyi veya düzeyinin yakınındaki insanlara maruz kalınca sıradanlaşmakta ve dolayısıyla Tanrısal çıkıntılarını törpülemektedir. Bu durum yalnızca törpülenmeye neden olmamaktadır, aynı zamanda kaderci bir sınıf anlayışının kabulü anlamına gelmektedir. Kaderci sınıf anlayışı iki boyutludur. İlk boyutu sınıf anlayışının mıh gibi zihinlere çakılması, ikinci boyutu var olan sosyal sınıfın kabulüdür. Dolayısıyla insan artık insanları sınıflara göre ayıracak ve diğerlerine bu ölçüde muamele edecektir. İnsanlar, diğer insanlara bir sınıf atfedecek ve bu atfettikleri sınıfın ödevleri ile yaşamıyorlarsa onları en iğrenç ahlaksızlığı yapmışlar gibi algılayacaklardır. Ayrıca insanların bulundukları sınıf dahilinde sosyalleşmeleri bir nevi toplu ibadet gibidir. Nasıl Müslümanlar Cuma namazına ve hacca gidiyor, Museviler ağlama duvarına gidiyorsa kapitalizm dininde de insanlar kafelere, restoranlara gitmektedir. Hac ibadetinde herkes aynı ihramı giyip aynı ritüelleri eda etmektedir, buradaki anlam tüm Müminlerin eşit olduğudur. Kafelerde ve restoranlarda da herkesin kendi sınıfıyla aynı olduğu zihinlere işlemektedir. Dolayısıyla kapitalizmin herkesi tanrısallaştırması toplumsal yaşamı bozmadan sönümlendirilir. İnsanoğlu kendi içinde tanrı, sınıfı içinde kuldur. Kısacası özgür ama sınırlandırılmış bir varlıktır. Bu durum cebren empoze edilmediğinden dolayı herhangi bir soruna neden olmamaktadır.
Hiçbir dini inanış kupkuru bir anlatımdan, soğuk gerçeklikten ibaret değildir. Evet, dinlerin hükümlerini, hükümlerin icrasını belirleyen eserler ve müstakil disiplinler vardır fakat ortalama bir dindar bu alanlardan ziyade dinin romantik alanları ile ilgilenmektedir. Dinlerin aroması menkıbelerde, kıssalarda, mucizelerde ve bunların yarattığı umuttadır. Bunlar olmasa birçok insan inandığı dine inanmazdı, inansa dahi bu kadar bağlanamazdı. Sıfırdan şirket kurup epey zengin olan insanların hikayeleri modern menkıbelerdir. Varını yoğunu kaybeden zenginlerin hikayeleri modern kıssalardır. Şans oyunları ile zengin olanların hikayeleri modern mucizelerdir. Sıradan insanların umudu ve dirayeti tam olarak burada saklıdır. Sıfırdan zengin olan başarılı bir iş insanının ilham verici hikayesi insanları etkilediği kadar özendirir de, başarıya ulaşmak adına o insanı taklit edenler tabiri caizse bir peygamberin sünnetine uyanlar gibidir. Her zaman ilham verici hikayeler olmaz, bazen de burun kıvırılan, hakir görülen hikayeler olur. Hak etmediği halde şöhrete, başarıya, zenginliğe ulaştığı düşünülen insanların hikayeleri sıradan insanların umudunu kırmaz bilakis azmini ve umudunu perçinler çünkü başarıya erişmenin yolunun her daim dosdoğru adımlardan geçmediği kanısını uyandırır. Bu da bir loto etkisi yaratır, kişinin kendisinin başarıya ulaşabilme ihtimalinin baki olduğunu düşündürür. Belki de neden ünlü olduğuna anlam verilemeyen insanlar bu sebeple vitrine konuluyordur.
İnsanoğlu, modern sistemin kendilerini ne kadar sardığını idrak etmekte zorlanabilir. Kapitalizm her yere nüfuz etmiştir, en çok da zihinlere nüfuz etmiştir. Balıklar nasıl suda yaşadığını algılayamıyorsa, modern insan da modern sistemi algılamakta güçlük çekebilir. Tam da bu sebeple sistemin dışına çıkabilmek oldukça zordur. İnsanoğlu ekseriyetle algılanmak, fark edilmek ve beğenilmek ister. İnsanların önemli bir bölümü, kendilerine biçilen yaşam kapsamında bütün ödevlerini yerine getirmeye çabalayarak bu tatmini sağlamaktadır. Birçok insanın giyim kuşamları, esprileri, alışverişleri, insan ilişkileri, kısacası bütün yaşam pratikleri bu ölçüde şekillenmektedir. Kendisini bu gruba dahil hissetmek istemeyen bir grup da vardır. Azınlık sayılacak bu grup ise bilinçli bir seçimle akıntının tersine giderek var olmaya çabalamaktadır. Bu, bir benlik kurgusu olmakla birlikte özgün bir benliğe ulaşmak hususunda ne derece başarılı oldukları bir tartışma konusudur. İnsanların ekseriyeti benlik kurgularını inşa ederken ilhamını toplumdan alıp normal veya ideal olarak kabul edilen teçhizatla kendisini donatır. Neticede bu inşa süreci kendilerine buyurulan nispette ilerlemektedir. Bu marjinal grup ise temelini toplumun kabullerinin reddi üzerine kurmuştur. Tatmini, insanların kendilerini alkışlamasında değil bilakis yadırgamasında aramışlardır ve bu nispette bir benlik kurgusunun inşasına koyulmuşlardır. Amaçları farklı olmak dahi olsa dayanakları yine toplumsal kabullerdir. Bu benlik inşasının özgür olması bile tartışmaya açıkken özgün olmaları katiyen söz konusu değildir. Bu zoraki bir marjinalliktir. Oysaki marjinallik dışsal sebeplerle değil içsel sebeplerle açığa çıkmalıdır. Sistem sömürüyü devam ettirebilmek adına bu asi gruba köprüden önceki son çıkışı sunmaktadır. Bu insanların köprüyü aşmaları sistemin devamlılığı açısından da bu insanların açısından da iyi olmayacaktır. Sistem içinde sömürünün genişliği ve devamlılığı babında iyi olmayacaktır. Bu insanlar için ise yabancılaşma ve ucubeye dönüşme açısından iyi olmayacaktır. Bu insanlar tatmini yadırganmakta buluyor olsa da bu bilinçli bir seçim olduğundan kendilerini kötü hissettirmemekte bilakis tatmin sağlamaktadır. Oysaki insanın elde olmayan sebeplerle toplum tarafından yadırganması korkunç bir durumdur. Kapitalizmin bu insanlara sunduğu yol, bilinçli bir yadırganma halidir. Her üyesi için olmasa da metalci olmak, rap müzikçi olmak, hippi olmak vb. şeyler bu kapsamdadır. Üstelik kapitalizm, örneğin rap destekçileri ile metal destekçilerini karşı karşıya getirerek bu insanların ait oldukları grubu daha da sahiplenmelerini sağlamakta ve tüketim dürtüsünü daha da perçinlemektedir. Yine bir örnek olarak Türkiye’de F1 sevdası peydah olmuş ve bunu sahiplenen niş bir kitle nazarında bir pazar oluşmuştur. Modern sistemi bir çiftlik olarak tasavvur edebiliriz. Çiftlikteki koyunlar sütleri için sağılmaktadır. Koyunların yünlerinin beyaz olduğu bu çiftlikte yünlerini mor gibi, yeşil gibi başka renklere boyatan koyunlar farklı gözükmelerine karşın sağılmaktan kaçamamaktadır çünkü hala çiftlik sınırları içindelerdir.
Bireysel bazda istemin dışına çıkabilmenin zor olduğunu ama imkansız olmadığını söylemiştim ve bir koyun çiftliği örneği vermiştim. Çiftçi evcilleştirdiği koyunlarını çiftlik sınırlarınca çevreler. Koyunlara yemini suyunu verir ama bunun karşılığında da koyunların sütünü sağıp kendi tasarrufunca kullanmaktadır. Bir koyun çiftlik sınırlarından kaçarak yaban koyunu olabilir ve bu sayede özgürlüğüne kavuşup dilediği nispette yaşayabilir. Anarko primitivizm tam olarak budur. İnsan dağlara, kırlara çekilip bireysel bazda sistemin getirilerinden de götürülerinden de de uzak kalabilir. Anarko primitivizmin buyurduğu nispetteki yaşam tarzına karar kılan bir insan yalnızca çikolatadan, koladan, lunaparktan, restorandan vb. birçok kapitalizm nimetinden feragat etmekle kalmaz. Sosyal bir varlık olan kendi doğasını da yadsıyıp kendini, kendisine mahkum etmesi demektir. Kolay olmadığı gibi pek akıl karı da değildir. Ayrıca sistemin buyruklarını yerine getirmemek için illaki çekip gitmek şart değildir. Günümüzün dünyasında bireysel bazda işsizler, dilenciler, toplumun ucube olarak kabul ettiği kimseler de sistemin buyruklarını yerine getirememektedir. Fakat bu insanların buyrukları yerine getirememesi sistemin virüsü veya atıkları olduğu anlamına gelmemektedir. Kapitalizm kendi içinde mükemmel bir sistem değildir, bunun çıktısı olarak her daim sorunlar üreten bir sistemdir, devamlılığını da bunun üzerinden sağlamaktadır. İnsanoğlunun, kapitalizmin dinamiklerini neden sonuç ilişkisince ele alıp bir ödül ceza mekanizmasına yorarak buradan bir karma anlayışı çıkardığını söylemiştim. Bu nispette kendini geliştirmek uğruna çabalamak ibadet mahiyetinde, bunun getirileri olan unvan, refah ve şöhret gibi olgular ise ödül mahiyetinde ele alınmaktadır. Sistemin dinamiklerini yerine getirmeyip tutunamayanların adeta cezalandırıldığı düşünülür. Yani bu nispette sistemin gerekliliğini yerine getiremeyen bireyler ve kapitalizme alternatif bir sistemde yaşayan toplumlar apaçık sapkın ve kafir olarak görülmekte, bu insanların çektiği her türlü yoksulluk, çile ve eziyet onlara reva olarak düşünülmektedir. Sistemin dışında olmak veya buyruklarını yerine getirememek ne korkunç, ne iğrenç ne menem bir şeydir. Acaba sırf bu tekfir, aforoz ve yadırganma korkusundan dolayı içine sinmediği halde sisteme sıkı sıkıya bağlı kalan ne kadar insan vardır? Modern insan hayata dair bütün öfkesini vurun abalıya düsturuyla bu insanlara boca etmektedir. Kapitalizm bu başarısız addedilen grubu, insanları sisteme daha da bağlamak için bir ibret vesikası olarak kullanır. Onları yok etmez bilakis kamusal alanda serbestçe dolaşımlarına müsade eder. Bu sayede an be an sistemin karma mahiyetindeki adalet inanışını zihinlere çakar. Ayrıca insanlar bu ibret vesikalarından daha da tiksinerek onlar gibi yoldan çıkıp acılara mahkum olmamak adına kapitalizmin buyruklarına dört elle sarılır. Zaten kapitalizm modern dinse, din olduğu için bir ikilik üzerinde kökleşecektir. Bu işin sapkınları, mürtetleri ve kafirleri bu gruplardan mürekkeptir.
İnsanlar medyadaki bültenlerle filmlerle, dizilerle ve reklamlarla yönlendirildi. Bu bir nevi ıslah süreci gibiydi. Daha sonrasında internet insanların kullanımına sunuldu. İnternetin kullanımı da kültürü de zaman içinde dallanıp budaklandı, geliştikçe gelişti. İnternette bir popüler kültür ve çeşitli alt kültürler peydah oldu. Sosyal medya platformları hayatımıza girmekle kalmadı, zaman için en önemli alanlardan biri haline geldi. İnsanlar sosyal medyayı yalnızca dostlarıyla iletişimde kalabilmek için kullanmadı, sosyal medyayı dünyaya açılabilecekleri bir pencere olarak gördüler. İnternet aleminde zamanla fenomenler olarak isimlendirilen kimseler oluşmaya başladı. İnsanlar fenomenleri takip etti, onlardan biri olmak istedi. Herkes fenomen olamadı belki ama yazılan bir yorumla, paylaşılan bir videoyla bir anlığına dahi olsa ön plana çıkma fırsatına sahip oldu. Bugün sermayedarlar mevcut sisteme eskisi kadar müdahil olmuyor, olamazlar da. Zaten müdahil olmalarına gerek de yok çünkü insanoğlu bu sistemi öyle bir benimsedi ki sistemin özünü muhafaza ederek her gün güncellenmesini kendi kendileri sağlıyorlar. Akım başlatıyorlar, var olan akımlara dahil oluyorlar, sosyal medya jargonu ile konuşuyorlar, popüler bir olayı bilmeyeni yadırgıyorlar… Artık bu dinin ruhbanları eskisi kadar çalışmıyor, yarattıkları sistem kendilerini de aştı. Sadece neyin konuşulacağını belirliyorlar. Artık her bir fert ruhban haline geldi, temsiliyet tek elde değil her yerde ve herkeste. İnsanlar bu dine öylesine bağlandı ki artık seve seve bu dinin papazlığına soyundular. Peki sistemin özü, tözü olan özgürlük nerede? Özgürlüğü kutsayan bu sistem, özgürlüğü tabulaştırarak çarpık bir sistem yarattı. İnsanoğlu, gerçekten özgür olanları aşağılar ve dışlar hale geldi. Özgürlük deliliğe ve soytarılığa indirgendi. Belki de bu özgürlük özlemi yüzünden ‘delileri’ fenomen yapıp onlara gülüyor, sürekli onları takip ediyoruzdur. Özgürce yadırganacağımız yerde özgürleşmeyi yadırgadık. Evet, belki bireysel olarak sistemin dışına çıkmak zor. Çiftlikteki koyunlardan olmak kolay ama kısıtlayıcıyken, çiftliğe girmemek zor ama özgürleştirici bir durum. Peki çiftliğin kapıları ne güne duruyor da dilediğimizde içeri girip dilediğimizde dışarı çıkmıyoruz?

